Feridun Andaç, neredeyse üç yıl önce Köyceğiz'e yerleşti. Elli yıl İstanbul'da yaşadıktan sonra, artık “başka İstanbul” ile karşı karşıya kalmanın etkisiyle geçmişe dair yazma isteği doğdu. Bu süreçte, "Benim İstanbul Çağım" adını verdiği kitabını yazmaya odaklandı. Andaç, bu kitabın bir yüzleşme ve hafıza kitabı olduğunu belirtiyor.
İstanbul'un İzleri
İlk kez 1957'de ailesiyle İstanbul'a göç eden Andaç, burada sadece üç yıl kalabilmiş, 1960 askeri darbesi öncesinde geri dönmek zorunda kalmıştı. On dört yıl sonra, 1974'te tekrar İstanbul'a döndü ve 2024 yılına kadar burada yaşamaya devam etti. İstanbul, onun yaşamında önemli bir yer tutuyor ve bu şehrin onun kimliğini nasıl şekillendirdiğini ifade ediyor.
Uzaklaşarak Yazmak
Andaç, İstanbul'u yazmak için Köyceğiz'e yerleştiğini, yani şehirden uzaklaşarak yazma sürecine girdiğini dile getiriyor. Bu durumu, ünlü yazar James Joyce'un Ulysses eserini yazmak için Dublin'den uzaklaşmasına benzetiyor. Andaç, bir kenti özleyerek ve hatırlayarak yazmanın önemine vurgu yapıyor. Kentin ruhunu anlamak için o yeri hissederek, görerek ve deneyimleyerek yazmanın gerekliliğini savunuyor.
Kentlerin Belleği
Kentlerin simgelerle var olduğunu ve bu simgelerin zamanla nasıl solduğunu anlatan Andaç, Kâzım Karabekir'in kızı Timsal Hanım ile yaptığı bir konuşmayı da hatırlatıyor. Erzurum'un geçmişine dair duygu ve düşüncelerini paylaşırken, kentlerin insan üzerinde bıraktığı izlerin derinliğini vurguluyor. Bu bağlamda, Fransız romancı J.M.G. Le Clézio'nun eserinden alıntı yaparak, bir kentin görünmeyen öyküsünü yazmanın zorluğuna dikkat çekiyor.
Yazmanın Zamanı
Andaç, bir kenti yazabilmek için o yerin ruhunun, renginin ve sesinin zamanının olması gerektiğini belirtiyor. Bir yazarın, kendi kentiyle olan duygusal bağını ifade ederken, o kentin geçmişi ve kültürü ile nasıl bir bütünlük oluşturduğunu dile getiriyor. Bu süreçte, yazmanın sadece kelimeleri bir araya getirmek olmadığını, aynı zamanda o kentin ruhunu anlamak ve hissetmekle ilgili olduğunu vurguluyor.




